22 Ekim 2013 Salı

Amsterdam'da uzun bir haftasonu...


UYARI: Amsterdam yazımda aşağıdaki "yapılması gerekenler" listesi ile ilgili bilgi arıyorsanız bu yazıda aradığınızı bulamayabilirsiniz...


1.Kanal turu (yapın tabi ama fazla bir beklentiniz olmasın)
2.Çiçek pazarı (çiçek uzmanı sayılmam ama oldukça ufak ve fazlaca turistik bir pazar)
3.Albert Cuyp pazarı (Bodrum Turgutreis pazarının 1/4'ü büyüklüğünde, ziyareti bence zaman kaybı olacak bir pazar)
4.Rembrandt House (Diğer müzelere göre daha sakin ancak ünlü ressamın yattığı yatağı ve kullandığı tuvaleti görmenin çok önemli olmadığını düşünüyorum. Gerçekten Rembrandt hayranıysanız ve onun yaşamının parçası olmak istiyorsanız trenle 25 dk mesafedeki Leiden'a gidebilirsiniz)
5.Red Light District (Kusmuğa basmayı ve sarhoşlardan omuz yemeyi pek sevmediğim için burası tam olarak bana göre değil...)


Dam Meydanı // Samsung Galaxy S2



İşim gereği doğada çok vakit geçiriyorum ve bugüne kadar gezdiğim 52 ülkenin büyük kısmını doğası, yaban hayatı için gezdim. Şehirlerden pek hoşlanmam ancak mutlaka şehir yaşayacaksam da turist gibi yaşamamaya, kalabalıkların peşinden gitmemeye gayret ederim. Daha önce 3 kere geldiğim Amsterdam'da yine sadece yürüyerek dolaştım, ana caddeler yerine ara sokakları tercih ettim, bolca kitapçı gezdim, muhteşem yemekler yedim, parklarda ve kanal kenarındaki ufak kafelerde boş boş oturdum.


Seyahat için seçtiğim hafta hava koşulu olarak biraz riskli de olsa şansım yaver  gitti ve 4 gün boyunca t-shirtle, akşamları da ince bir montla dolaşma şansım oldu. Mavi gökyüzü altında, kafelerin açık hava bölümlerinde oturulup parklarda gezildiği zaman Amsterdam’ın tadı daha güzel çıkıyor.

Sıkıcı konu olan müzelerden başlayalım…

Rijksmuseum // Samsung Galaxy S2

RIJSK MUSEUMMüzenin içeriği resim ve heykel sanatından pek anlamadığım için beni çok ilgilendirmiyor. Ancak binlerce insana bilet nasıl satılır, palto ve çantaların girişte bırakılması nasıl organize edilir, küratörlük nasıl yapılır, devasa müze binası genel olarak nasıl organize edilir ve yönetilir görmek için bu müzeye gitmeniz lazım. Açık olmak gerekirse Rembrandt’ın ya da Van Gogh’un tablosu beni pek heyecanlandırmıyor ancak müze genel olarak çok etkileyici. Detaylı bir şekilde, tadını çıkartıp sergideki her eseri tek tek incelemek muhtemelen bir tam güne sığmaz ama bu müzeyi müzecilik anlayışı bakımından görmek çok faydalı olacaktır.

Rijksmuseum // Samsung Galaxy S2

HET SCHEEPVAARTDenizcilik ile ilginiz varsa zaten gezmeniz gereken bir müze. Ama her halükarda bu müzenin binasını ve önünde demirli kalyonu görmeniz gerek. Merkez tren istasyonuna yürüyüş mesafesindeki müzenin muhteşem bir binası var. Oraya kadar gitmişken dükkanını da tavsiye ederim; şöyle bir dolaşın.

Het Scheepvaart // Samsung Galaxy S2

VONDELPARKAmsterdam’ın göbeğinde, müzelere ve IAMSTERDAM yazısının şu anki konumuna çok yakın olan park yıl boyu açık. İçinde açık hava tiyatrosu, spor alanları, piknik alanları ve kafeler olan park 47 hektar alan kaplıyor ve senede 10 milyon ziyaretçi ağırlıyor. Bu sayı aşağı yukarı İstanbul’a gelen turist sayısına denk. Özellikle güzel havada tüm planlarınızı askıya alın ve kitabınızı, piknik sepetinizi alıp parka gidin. 2-3 gün için Amsterdam’daysanız nasılsa her şeyi göremeyecek, yaşayamayacaksınız; en azından yarım gün de olsa bu muhteşem parkın tadını çıkartın.

KİTAPÇILAR: Seyahat ettiğim her şehirde gitmeden önce ziyaret etmek istediğim kitapçıları belirlerim. Bir önceki yazıda anlattığım Leiden’da ve Amsterdam’da önceden belirleyerek gittiğim kitapçılardan memnun kalmasam da dolaşırken çok güzel 1-2 kitapçı buldum.

PIED A TERREHayalindeki kitapçı nasıl bir yer deseler sanırım burayı tarif ederim. Kapısından girer girmez ilk dikkati çeken rafların üzerine yerleştirilmiş veya tavandan sarkan yüzlerce dünya küresi. Adını "Dünya elimin altında" diye çevirebileceğimiz Pied a Terre’nin özelliği sadece seyahat ile ilgili yayınlar satıyor olması. Dünyanın her ülkesi ile ilgili farklı dillerde kaynak kitaplar, özel ilgi alanlarına ait (kuş gözlemi, doğa fotoğrafçılığı, bisiklet turu, offroad vs.) rehber kitaplar, karayolu ve muhtelif konulu haritalar, seyahat ile ilgili akla gelebilecek her şey... Burada gerçekten kendimi kaybettim ve zamanın nasıl geçtiğini fark edemedim. Kasaya gelip de seçtiğim kitapların toplam tutarının seyahat bütçeme yakın olduğunu öğrenince biraz kendime geldim ama iş işten geçmişti. Harcadığım her kuruşa değdi; 2008'de yaptığım ve 2014 yaz aylarında ikincisini planladığım karayolu ile Zambiya – Zimbabwe – Botswana ve Namibia seyahati için muhteşem kaynaklar ve güncel haritalar buldum.

Adres: Overtoom 135 – 137 Amsterdam

"Dünya elimin altında" anlamına gelen Pied a Terre // Samsung Galaxy S2

WATERSTONE'SMeşhur İngiliz kitapçı zincirinin Amsterdam’daki dükkanı özellikle İngilizce kitap sevenler için mutlaka ziyaret edilmesi gereken bir mağaza.  Aradığınız İngilizce kitap Waterstone's envanterinde yoksa muhtemelen o kitap henüz yazılmamış demektir; müthiş bir koleksiyon.

Adres: Kalverstraat 152, 1012 XE Amsterdam

Waterstone's... // Samsung Galaxy S2

MENDOÇeşitli tasarım yarışmalarında ödül almış, tasarım dergilerinde adından sıkça söz ettiren bu şık dükkana kitapçı demek haksızlık olur. Vitrinin önünden geçerken sizi içine çeken Mendo’da başta moda, fotoğraf, mimarlık ve tasarım ile ilgili kitaplar olmak üzere dünyanın saygın yayınevlerine ait binlerce kitap bulunuyor. Londra’da da mağazası olan Mendo’da online alışveriş ve ellerinde olmayan kitapları sipariş etme imkanı da bulunuyor. Mendo’nun bir özelliği de ıslak imzalı ve “limited edition” kitaplar satıyor olması. Hayranı olduğum Sebastiao Salgado’nun TASCHEN’dan çıkan ve Türkiye’de bulamadığım kitabı “Genesis”’ ‘in normal satış fiyatı 40 Euro iken imzalısı 3000 Euro’ya satılıyordu. İtiraf etmeliyim ki 3000 Euro verebilecek olsam Salgado imzalı bir kitaba bu miktarı verirdim. Mutlaka görülmesi gereken bir kitapçı; ayrıca aşağıda bahsedeceğim efsane dondurmacı Ijscuypje’ye de çok yakın.

Adres: Berenstraat 11, 1016 GG Amsterdam

NEW ENGLISH BOOKSTOREBu kitapçıyı tavsiye etmemdeki tek sebep indirimli kitaplar satan bir dükkan olması. Üst düzey kitapların sayısı çok değil ama detaylı taranırsa kıyıda köşede kalmış harika kitaplar bulunabilir ve fiyatlar inanılmaz ucuz. Artık basılmayan ve kütüphanemde olmayan, Afrika doğası ile ilgili 250 sayfalık büyük bir fotoğraf kitabını sadece 8 Euro’ya aldım.

Adres: Kalverstraat 223 Amsterdam

Vondelpark // Samsung Galaxy S2

MÜZİK: Artık mevcut arşivim dışında yeni albümleri iTunes'dan satın aldığım veya streaming dinlediğim için CD almıyorum. Ancak ikinci el plak alıyorum ve Amsterdam’da özellikle ikinci el CD ve plak satan onlarca dükkan var. Sadece bu konu üzerine birçok blog mevcut, o yüzden uzmanlığım olmayan bu konuda detaya girmeyeceğim. Ama Jordaan’daki Velvet Music (Rozengracht 40, Amsterdam) benim en sevdiklerimden biri oldu ve tanesi 1 Euro’dan oldukça kaliteli plaklar aldım. Sahibi biraz nemrut ve sanki aldığınız plakları aslında satmak istemiyormuş ve o plaklar yanlışlıkla raflara konmuş gibi davranıyor ama bilgili ve özünde iyi bir insan : )

İkinci el plaklar // Samsung Galaxy S2

MAĞAZA / ALIŞVERİŞ: 27-29 Eylül 2013 tarihlerinde 10.Elle Inside Design Haftası’na ev sahipliği yapan Amsterdam bu yüzden özellikle renkli ve hareketliydi. Avrupa’nın dört bir yanından gelmiş tasarım ve alışveriş meraklıları bu tarihlerde Amsterdam otel fiyatlarının uçmasına sebep olmuş ama onlar sayesinde bir önceki yazıda anlattığım, Amsterdam’a sadece 25 dk. mesafedeki Leiden’da kalma şansını yakaladım. Tasarım haftası kapsamında yaklaşık 110 dükkanın kapısında bu etkinliğe dahil olduklarını belirten tabela vardı. Bir çoğuna girip dolaştım ama beni en çok şaşırtan, içeride sadece tasarım ürünler satılmasına rağmen bu etkinliğin içinde olmayan dükkanlardı; bazıları gerçekten inanılmazdı. Kitap, yemek ve fotoğraf ile ilgili harcamaları saymazsak alışverişe meraklı biri sayılmam. Ancak öyle dükkanlar var ki içindeki hiçbir ürüne ihtiyacım olmamasına rağmen hepsini almak istedim. Çok beğendiklerimi kısaca belirteyim…

BY POPULAR DEMAND – Things You Want (bPd)Hayatımda hiç bu kadar ıvır zıvırı bir arada görmedim. Yerim ve param olsa muhtemelen bu dükkandaki her şeyi satın alırdım. Nitekim dükkanda geçirdiğim 45 dakikanın sonunda alışveriş dürtümü bastırmak için kendime baykuşlu bir lens kutusu aldım. Son yıllarda harcadığım en yerinde 4 Euro sanıyorum buydu…

Adres: Raadhuisstraat 2, 1012 TJ Amsterdam

BON BON BOUTIQUEHayır; çikolata mağazası değil. Adını eski bir manken olan tasarımcı sahibi Bonne van der Ree’den alan mağazada Bonne’un kendi tasarımı aksesuarlar ve takılar mevcut. Hiç anlamadığım bir konu ama mağazanın sizi içine çeken bir sıcaklığı, albenisi var.

Adres: Haparandadam 7-4, 1013 AK Amsterdam

Friday Next // Samsung Galaxy S2

KITSCH KITCHENMottosu “Cheerful & Colourful – Neşeli ve Renkli” olan dükkanın adı sanıyorum yeterince açıklayıcı. Özellikle çocuklarıyla seyahat edenlerin mutlaka bu mağazaya girmeleri gerekiyor. Maalesef buradan da alışveriş yaptım; 12,50 Euro’ya, üzerinde 4 farklı kuşun illüstrasyonu olan aşağıdaki espresso takımını aldım. Kahveye beklerim…

Adres: Rozengracht 8-12, 1016 NB Amsterdam

Yeni kahve takımım // Samsung Galaxy S2

GUUS – keen on greenYine birbirinden gereksiz ürünlerin satıldığı bu dükkanda her şeyi almak isteyebilirsiniz. Özellikle doğa dostu tasarımlara yer veren dükkanda kullanıp attığımız bir takım ürünlerin çokça kullanılabilir versiyonlarına yer verilmiş. Özellikle gitmeyin ama bölgedeyseniz bakmadan geçmeyin derim.

Adres: Rozengracht 104, 1016 NG Amsterdam

FRIDAY NEXTBurası oldukça meşhur bir tasarım mağazası. Mobilya ağırlıklı mağazada aydınlatma, takı, giyim kuşam aksesuarlarının yanında kahvenizi yudumlayıp enfes tatlılar yiyebileceğiniz bir cafe de bulunuyor. Daha doğrusu mağaza aslında büyük bir cafe; oturulabilir her masa ve sandalyeye oturup sipariş verebiliyor, üzerinde oturduğunuz koltuktan kapuçino içtiğiniz fincana kadar her şeyi satın alabiliyorsunuz. Fikir orijinal değil ama ürünler çok orijinal; Amsterdam’da veya yakın bir yerde yaşıyor olsam buradan mutlaka birkaç parça eşya almak isterdim. Ancak Bodrum’da yaşadığım için kahve içip tarçınlı kurabiye yemekle yetindim : )

Adres: Overtoom 31, 1054 HB Amsterdam

PAZARLARRehber kitaplarda ve web sitelerinde Amsterdam’daki Albert Cuyp Markt mutlaka ziyaret edilmesi gereken yerler arasında gösterilir. Bana göre Türkiye’deki herhangi bir büyük ilçenin semt pazarı buradan çok daha çeşitli, kaliteli ve uygun fiyatlı ürünlerle doludur. İlla bir pazar yeri gezmek istiyorsanız havanın güzel olduğu Pazar günleri Spui Meydanı’nda kurulan sanat pazarı güzel vakit geçireceğiniz, sergilenen eserlerin sahibi sanatçılarla tanışabileceğiniz, pazarlık yaparak çok uygun fiyata özgün sanat eserleri alabileceğiniz sanatçılar sokağını tavsiye ederim.

Adres: Spui Plein, 1012 WZ Amsterdam

Erna Kuik ve eseri // Samsung Galaxy S2
Gelelim yeme içmeye… 

Amsterdam, dünya mutfaklarının tamamına ait üst düzey bir restoran bulabileceğiniz, kıyıda köşede kalmış şirin cafelerde zaman kavramını unutabileceğiniz, özellikle tatlı söz konusu olduğunda şeker komasına girene kadar yemenize sebep olacak pastaneler bulabileceğiniz bir şehir. Denediklerimden tavsiye etmeye değer bulduklarım şu şekilde…

YAMAZATOAdından da anlaşılacağı üzere Yamazato Japon mutfağına ait yemekler yiyebileceğiniz bir restoran. Ama burası öyle sıradan bir restoran değil; oldukça özel bir mekan. Birçok kaynakta Avrupa’nın en iyi Japon restoranı olarak gösterilen Yamazato, 2002 yılından beri Michelin yıldızlı. Aslında Yamazato’ya daha önce bir kez gelmiş, menüsünden farklı yemeklerin tadına bakmıştım ama bu defa gerçek anlamda bir gastronomi şöleni (Türkçe meali mide fesadı) yaşadım diyebilirim. Tüm ürünler inanılmaz taze, servis kusursuz, servis elemanları sundukları ürün hakkında geniş bilgi sahibi ve hepsi güler yüzlü. Mevsimsel olarak değişen set menülerden birini, sushi bardan hem göze hem mideye hitap eden sushileri veya a la carte menüden istediğiniz yemeği seçebilirsiniz. Okura Hotel’in giriş katında yer alan Yamazato’ya akşam yemeği için gidecekseniz 18:30 – 19:00 saatlerine rezervasyon yapıp, otele biraz erken gidip yemek öncesi 23.kattaki Amsterdam’a hakim Twenty third adlı barda günü batırmanızı tavsiye ederim. Yamazato’da günün her saati için rezervasyon gerekiyor ve uyarmam lazım, fiyatlar çok yüksek. Ne içtiğinize ve ne kadar yediğinize bağlı olarak değişse de kişi başı 70-75 Euro’dan başlayan bir hesap beklemeniz yerinde olur.

Adres: Hotel Okura Amsterdam, Ferdinand Bolstraat 333, 1072 LH Amsterdam

İnanılmaz tazelikteki sashimiler // Apple iPhone 5

MAZZOBirçok kaynak Mazzo’yu İtalyan mutfağının Amsterdam’daki en iyi adreslerinden biri olarak gösteriyor. Mazzo’nun konumu çok iyi, ambiyans ve dekorasyon çok çok iyi (tuvaletlere bile masa konsa oturulur, o kadar zevkli dekore edilmiş) ancak servis ve lezzette sıkıntılar var. Amaaaaaaaa… Bir limonlu tartı var ki, imkanım olsa haftada en az bir Bodrum – Amsterdam uçar, bu tarttan yer, 1-2 tane paket yaptırır geri dönerim. Denemenizi kesinlikle tavsiye ederim; hayatımda yediğim en iyi tatlılardan… (Mazzo'yu akşam yemeği için tercih edecekseniz haftanın her günü rezervasyon gerekiyor.)

Adres: Rozengracht 114, Amsterdam

Mazzo'nun içi // Samsung Galaxy S2

CASTELLŞehrin göbeğindeki bu sıcacık restoranı kısaca iki kelime ile özetleyebilirim: Et ve Rezervasyon. Her gün 17:00’de açılıp gece yarısına kadar açık kalan Castell’de barda yer bulmak mümkün olabilir ama yemek için mutlaka rezervasyon şart. Rezervasyonunuz yoksa ya birkaç saat bekliyorsunuz ya da yere yakın, içine gömüldüğünüz sofalarda oturup sehpalarda yemek yiyorsunuz ki bu da kesinlikle kötü değil; ne şekilde olursa olsun burada yemek yemek çok keyifli. Amsterdam seyahatiniz esnasında burada en az bir kere yemek yemenizi tavsiye ederim. Yer bulamasanız da tuğla ağırlıklı, kırmızılı derili sıcacık tasarımına bakmak için kafanızı şöyle bir içeri uzatın.

Adres: Lijnbaansgracht 252-254 Amsterdam

Yemeğe başladıktan sonra akla gelen fotoğraflama sonucu yarısı yenmiş tabak // Samsung Galaxy S2

MONDAINETatlı komasına girmeye hazır olun; çikolata, cheesecake, parfe, turta, dondurma, şekerleme, makaron… Hele bademli karamelli çikolatalı bir pastası var ki, tarifi mümkün değil. Şirin dekorasyonlu Mondaine aslında civardaki Amsterdamlıların dondurması için geldiği bir mekan ama biraz sonra yazacağım dondurmacı varken Amsterdam’da başka yerde dondurma yenmez. Yolunuz Mondaine’e düşerse kahvenizi yudumlayıp hepsi birbirinden güzel tatlılardan deneyin.

Adres: Overtoom 85, 1054HC Amsterdam

Mondaine'in vitrini // Samsung Galaxy S2

Mondaine'in baştan çıkarıcı tatlıları // Samsung Galaxy S2

IJSCUYPJEAmsterdam’da özellikle yaz aylarında her köşede bir dondurmacı bulabilirsiniz. Bunların çoğu İtalyan tarzı dondurmalar olsa da kaymağa yakın bir sütten üretilen geleneksel Hollanda dondurmasını tatmanızı, bunu da mümkünse Ijscuypje’de tatmanızı öneririm. Dondurmacının kapısında da Rijsk Müzesi girişini aratmayan bir kuyruk olabilir ama beklemeye değecek; son yıllarda yediğim en iyi dondurmaydı. Zincir mağaza olan Ijscuypje şehrin farklı köşelerinde mevcut.

Dondurma seven insanların yarattığı kalabalık // Samsung Galaxy S2

11 Ekim 2013 Cuma

Leiden: Rembrandt'ın şehri...


Amsterdam'ın yanıbaşındaki Leiden oldukça tenha ama bence mutlaka görülmesi gereken bir şehir. 1600'lerden beri pek değişmemiş sokakları, her köşe başında geleneksel Hollanda tartlarından NY tarzı bagellara kadar onlarca tür tatlı yapan pastaneleri, şehrin merkezine dağılmış eski yel değirmenleri ve müzeleriyle görülmeye değer bir şehir. Rembrandt'ın doğduğu şehir olan Leiden, Hollanda'nın en eski yerleşimlerinden birisi ve uzun yıllar Amsterdam'dan sonra ülkenin en büyük şehri olarak kalmış.

Leiden'da bir kanal // Samsung Galaxy S2

400 yıl önce zamanın durduğu Leiden sokaklarını yürüyerek ya da bisikletle gezmek, ahşap köprülerin birleştirdiği kanallardan geçmek 
Leiden'ı gezmenin en güzel yöntemi. İçinde toplam 28 km uzunluğunda kanalların yer aldığı şehirde 88 köprü var ve bunlardan onlarcası görülmeye değer güzellikte. Şehrin ortaçağda birden çok kapısı olmasına rağmen günümüze sadece Zijlpoort ve batı yakasındaki Morspoort kapıları kalmış.

Benim Leiden'ı tercih etmemde 2 sebep vardı. Bir tanesi uluslararası bir kongre yüzünden Amsterdam'daki otellerin çok dolu ve pahalı oluşu, diğeri de uzun zamandır görmek istediğim Leiden'daki doğal tarih müzesini gezme fırsatı yaratmak. Trenle Amsterdam Merkeze 28, Schipol Havaalanı'na 16 dakika mesafedeki Leiden uygun konaklama seçenekleri ve tarihi sokakları ile kalabalık ve pahalı Amsterdam'da gecelemeye bence iyi bir alternatif. Sabah 05:00 ve gece 01:00 arası 10-15 dakikada bir, gece 01:00 sabah 05:00 arası saatte bir her iki yöne de tren bulunuyor. (Eylül 2013 itibari ile güncel bilgidir. En doğru bilgi için Hollanda tren işletmesinin resmi sitesi www.ns.nl adresi incelenebilir)

Moorsport; günümüze kadar gelen 2 kapıdan biri // Samsung Galaxy S2

Naturalis Biodiversity Center
Her gun 10:00 - 17:00 saatleri arası açık olan müzeye giriş ücreti 11 € (çocuklara 8 €). Müzenin koleksiyonunda hayvanlar, bitkiler, minerallerden oluşan yaklaşık 37 milyon parça mevcut ve müze bu rakam ile dünyanın en büyük ve kapsamlı doğal tarih müzelerinden biri. Müze sürekli yeni araştırmalara fon sağlarken bir yandan da müzede fosillerin temizlenmesi, envanterin kataloglanması gibi konularda sürekli AR-GE yapılıyor ve açık laboratuvarlar ile bu çalışmalar halkın önünde gerçekleşiyor. 

Benim en hoşuma giden noktalardan bir tanesi okulların müzeye düzenli olarak gezi tertipleyerek bazı konuları buradaki bilim insanları eşliğinde, deneyler yaparak ve koleksiyonu inceleyerek işliyor olmaları. Ziyaretim sırasında karşılaştığım lise öğrencileri dinozor ve mamut fosillerini inceleyerek rapor yazıyorlardı. 5 katlı bu dev müzede çocuklar da unutulmamış; küçük çocuklara hem eğlenip hem öğrenecekleri etkileşimli oyunlar ile deneyler yaptırılıyor ve doğa ile ilgili bilgiler veriliyor. 

Müzeye çanta ile girmek mümkün değil, dolayısıyla girişteki kilitli dolaplara çanta ve poşetlerinizi bırakmanız gerekiyor. Dolap bölümünden müzeye girmeden önce müzenin dükkanından geçiliyor. Oyuncak, kitap, CD - DVD - BluRay, giysi ve aksesuar satılan dükkanı en sona bırakmanızı tavsiye ederim; oldukça güzel şeyler var ve özellikle kitapları incelemek uzun zaman alıyor. Sinema salonu ve büyük bir kütüphanenin de yer aldığı müzenin sürekli sergi bölümleri şu şekilde:

Nature's Theather: Kuşlar, memeliler, sürüngenler, amfibiler, binlerce doldurulmuş hayvan. 
Primeval Parade: Fosillerden oluşan koleksiyon. Özellikle mamut ve dinozorların olduğu bölüm çok etkileyici. 
Earth: Salonun ortasında çapı 4 metre olan, dönen bir dünya ve etrafında doğa olaylarını açıklayan görüntülü ve sesli panolar mevcut.
Life: Doğada hayatta kalma mücadelesinin açıklandığı, avlanma, yem olmama ve üreme temalı salon.
Earth Inside: Tamamen çocuklara ayrılmış, doğa olaylarını etkileşimli açıklayan oyunların olduğu salon. 
Biotechnology: DNA ve evrimin anlatıldığı salon. 
Treasure chamber: Müzedeki en nadide eserlerin, diğer müzelerde olmayan veya çok nadir olan parçaların sergilendiği salon. 
Research in Progress: Hollandalı bilim insanlarının yürüttüğü çalışmalar. Fosillerin temizlenip etiketlenmesi dahi gözünüzün önünde yapılıyor ve çalışan bilim insanlarına sorular sorabiliyorsunuz.

Adres: Darwinweg 2, 2333 CR Leiden (Leiden Centraal / Leiden merkez istasyonda indikten sonra arka kapıdan çıkılıyor, LUMC tabelaları takip ediliyor, LUMC'nin önünden itibaren Naturalis tabelaları mevcut. İstasyona yaklaşık 10 dk yürüme mesafesinde)

Ara sokaklardaki binaların kapıları çok orijinal // Samsung Galaxy S2

Yeme içme: 
Leiden'de çok seçenek var ve 3-4 tanesini deneme şansım oldu. Ancak özellikle akşam yemeği için mutlaka gidilmesi gerekir diyebileceğim bir yer bence yok. İstasyondan dümdüz aşağı inen Steenstraat boyunca faklı mutfaklardan (Endonezya, Arjantin ve İtalyan başta olmak üzere) onlarca restoran mevcut. Özellikle önerebileceğim 2 yer mevcut:

Pettersson Grand Cafe 
Zeminden tavana kadar yükselen camları ve Galgewater kanalına bakan harika manzarası ile özellikle kahvaltı ve öğle yemeği için ideal bir mekan. Somon sevenler için İsveç kahvaltısını tavsiye ederim. Kanala bakan taraftaki yüzer iskelesi sayesinde motorbot veya kanosuyla gelenler de deniz aracını bağlayıp restorana girebiliyor. 

Adres: Prinsessekade 5L 2312 DA Leiden 
Haftaiçi 09:00'da haftasonu 09:30'da açılıyor 
www.petterssonleiden.nl 

Petterson Cafe'nin yoldan görünüşü // Samsung Galaxy S2

İsveç kahvaltısı // Samsung Galaxy S2


De Bonbonnerie Chocolaterie 
Çikolataya zaafınız varsa bu dükkandan uzak durun; zira kapısından geçerken dahi kokudan kendinizi kaybedebilirsiniz. Özellikle fıstık ve karamelli çikolataları ve bitter çeşitleri muhteşem. Her çeşitten 1-2 tane içeren karışık bir paket yaptırmanızı tavsiye ederim; 6 farklı tür yedim hepsi birbirinden güzeldi.
Adress: Apothekersdijk 6 2312 DC Leiden 
www.debonbonnerie.nl 

"De Walk" mısır değirmeni, şu anda değirmen müzesi // Samsung Galaxy S2 
Tipik bir Hollanda manzarası: grafitili duvar ve bisiklet // Samsung Galaxy S2

27 Aralık 2012 Perşembe

Köklerle Göz Göze: Dağ Gorilleri...



Milli Park girişinde rehberlerimiz ile yaptığımız hazırlık toplantısının üzerinden tam 4 saat geçti. Önceki gün yağan yağmurun etkisiyle yumuşamış toprak zeminde saatlerdir yürüyor olmanın zorluğu yetmezmiş gibi çoğu zaman rehberlerin yoğun bitki örtüsü içinde palalarıyla açtığı patikalardan eğilip bükülerek geçmek zorunda kalıyoruz. Yürüyüşümüze Volkanlar Milli Parkı (Parc National des Volcans) sınırının yer aldığı 2500 metre yükseklikte başladık, 3000 metreye doğru ilerliyoruz ve irtifadaki artış her geçen dakika nefesimizi biraz daha kesiyor. Bütün bu zorluklara rağmen mis gibi toprak kokusu, aldığımız her nefeste adeta nektarını içimize çektiğimiz çiçekler, yolumuz üzerinde karşılaştığımız onlarca tür kuş ve memeli hedefimize giden yolda bizi motive ediyor.

Volkanlar Milli Parkı ormanı // Canon 5d Mk II + Canon 24-105 mm f4.0

Hava çok sıcak değil ama yağmur ormanının içi oldukça nemli ve zaman zaman durup dinlenmemiz, özellikle irtifa ile başa çıkabilmek için bolca sıvı tüketmemiz gerekiyor. 8 kişilik ekibimize ikisi silahlı 3 rehber ve eşyalarımıza yardım etmek için de 8 taşıyıcı (porter) eşlik ediyor. Silahlı rehberlerin yanımızda olma sebebi yağmur ormanında yaşayan ve yürüyüşümüz esnasında karşı karşıya gelmek istemeyeceğimiz Afrika orman fili (Loxodonta cyclotis) ve Afrika orman bufalosu (Syncerus caffer nanus) tehlikesine karşı ekibimizi korumak.

İkiz göller - Rwanda // Canon 5d MkII + Canon 24-105 mm f4.0

Aralıksız yürüdüğümüz bir yarım saatin ardından arkadan gelen “duralım” sesiyle en öndeki rehber grubu durduruyor ve tek tek herkes molaya hazırlanırken taşıyıcım beni iterek “durmayın, devam edin” diye bağırıyor. Az sonra anlıyoruz ki durmak istediğimiz yer oldukça büyük bir ateş karıncası kolonisinin harıl harıl çalıştığı yol üzerinde. Ateş karıncaları rahatsız edilip tehdit algıladıkları zaman oldukça agresif karşılık veren, ısırıkları da son derece acı verici olan bir karınca türü. Bu maceraya bir de karınca saldırısı eklemek istemediğimiz için biraz daha devam edip güvenli bir yerde mola veriyoruz.

Ekip dinlenip su içerken grubun liderliğini yapan rehberimizin telsizi canlanıyor ve kısa bir diyalogun ardından bize dönerek “Gorilleri bulduk, 5 dakika mesafedeler” diyor. Herkesin heyecanı yüzünden okunuyor ve çabucak toparlanarak yola koyuluyoruz. Aldığımız haberin yarattığı sevinç ile artık parkta yürüyormuşçasına rahat yol aldığımız yoğun ormanda ilerlerken aniden duruyoruz. Rehberlerimiz sessiz olmamızı ve sadece fotoğraf makinelerimizi alarak kalan tüm eşyalarımızı taşıyıcılarımızın yanında bırakmamız gerektiğini söylüyor. Sessizce hazırlanıp, suyumuzdan son bir yudum alarak rehberimizin arkasında yerimizi alıyoruz.

Dağ gorilleri // Canon 5d MkII + Canon 70-200mm f2.8 IS

Yaklaşık 50 metre yürüdükten sonra bir anda gökyüzünün mavisi ile karşılaşıyoruz. Yağmur ormanının içindeki ufak açıklıklardan birindeyiz ve Umubano goril ailesi tam önümüzde duruyor. Nefesimizi kesen artık yükseklik değil, nesli tehlike altındaki dağ gorillerine (Gorilla beringei beringei) doğal ortamında 5 metre mesafede olmanın verdiği heyecan…

Virunga dağ silsilesinin Kongo tarafında (Virunga Milli Parkı), Uganda tarafında (Mgahinga Milli Parkı) ve Rwanda tarafında (Volkanlar Milli Parkı) olmak üzere yaklaşık 750 birey dağ gorili yaşıyor. Bizim tırmandığımız Rwanda tarafı oldukça dağlık bir bölge ve “Bin tepeler diyarı - Land of a thousand hills” adını fazlasıyla hak ediyor.

Mgahinga Yanardağı - Uganda // Canon 5d MkII + Canon 24-105 mm f4.0

Dağ gorillerinin günümüzde bu kadar az kalmış olmalarının en büyük sebepleri kaçak avcılık ve habitat kaybı. Tarım arazisi açmak için kesilen ormanlar geniş bir alana ihtiyacı olan goril ailelerinin küçük bir alanda sıkışmasına sebep olmuş, bağlantısı kesilen ormanlar yüzünden erişkinliğe adım atan genç erkekler ailelerinden ayrılıp yeni yaşam alanı bulamamış, bir de bütün bunlara bölgeye yıllarca hakim olan politik istikrarsızlık ve iç savaşlar eklenince dağ gorillerinin sayısı oldukça azalmış. Ancak günümüzde yapılan doğa koruma ve bilinçlendirme çalışmaları sonucunda oluşan farkındalık ve eko-turizmden sağlanan gelir sayesinde dağ gorilleri mevcut durumlarını koruyup yavaş da olsa sayıca artıyorlar.

Gümüşsırt (Silverback) // Canon 5d Mk II + Canon 70-200 mm f2.8 IS

İzlediğimiz grubun lideri Charles isimli gümüş sırt (silverback) yüz üstü uzanmış yatıyor, genç kardeşler ve bebekler de hemen babalarının yanında oyun oynuyorlar. Taklalar atan, alt alta üst üste güreşen gençler gümüş sırt tarafından zaman zaman sesli olarak uyarılıyorlar. İnsanların gorillere 7 metreden daha fazla yaklaşması yasak. Bu yasağın gerekçesi, insandan gelebilecek hastalıklara karşı gorillerin bağışıklığının olmaması, insanda basit bir nezleye yol açacak virüsün gorillerde ölümcül sonuçlar doğuracak olması. Ancak goriller bu yasaktan haberdar değiller ve zaman zaman oldukça yaklaşıyor, hatta meraklı bebekler ayakkabılarımıza, fotoğraf makinelerimize dokunmaya çalışıyorlar. İnsanlara çok yaklaştıkları zaman gümüş sırttan veya annelerinden gelen uyarının şiddeti artıyor, kısa bir süre için de olsa yavru goriller geri çekiliyor.

Eylül 2010'da BBC Wildlife Magazine'de "Editors Photo of the Month" seçilen fotoğrafım
Canon 5d Mk II + Canon 70-200 mm f2.8

Bir süre sonra gümüş sırt homurdanarak pozisyon değiştiriyor ve sırt üstü yatıyor. Tam o sırada karşımızdaki çalılıkların arasından sırtında 4 aylık yavrusuyla erişkin bir dişi çıkıyor ve diğer gorillerin yanına gelir gelmez yavrusu sırtından atlayarak kardeşlerinin oyununa katılıyor. Yavrusunu kardeşlerine emanet eden anne yanımıza yaklaşıyor ve son derece uysal bakan kahverengi gözlerini gözlerime kilitliyor. O anda fotoğraf çekmeyi bırakıp ben de ona bakıyorum. Gorilin bakışları anlam yüklü, içime işliyor. Sanki benim ne olduğumun farkında ve kendisiyle aramda bir tür bağ kurmaya çalışıyor. Bu nazik devin yumuşak ve sorgulayan bakışları karşısında kendimi insanlık adına hesap vermek zorunda hissediyorum; duvarlarımızı süslemesi için acımasızca öldürdüğümüz akrabaları için, onu neredeyse evsiz kalmanın eşiğine getiren orman katliamları için,  kendi konforu uğruna onun yaşamını elinden alan bencil “insanlık” için özür dilemek istiyorum.

Dağ gorili ve yavrusu // Canon 40D + Canon 400 mm f5.6

Düşüncelere dalmış, hayatımda gördüğüm en güzel manzarayı seyrederken rehberimiz 5 dakikamız kaldığını bildiriyor. Gorilleri bulduktan sonra onlarla geçirilecek süre 1 saat ile sınırlandırılmış. Gorillerin günlük rutinini bozmamak, insanlarla etkileşimlerini kontrol altında tutabilmek için bu kurala mutlaka uyuluyor.

Son karelerimi almak için yeniden fotoğraf makinemi elime aldığım sırada gümüş sırt bir şeylerden huzursuz oluyor ve yüksek sesli homurtular çıkartmaya başlıyor. Rehberimizden bu seslerin ne olduğu konusunda açıklama almayı beklerken, 240 kiloluk dev yattığı yerden fırlayarak üzerimize koşuyor. Dağa tırmanmadan önce gorillerin yanında nasıl davranacağımız ile ilgili bilgi alıp provasını yapmıştık. Dolayısıyla rehberin “Oturun!!!” uyarısını almayı beklemeden olduğumuz yere çöküyoruz. Bu bir gösteri saldırısı; ancak yine de temkinli olmakta fayda var çünkü gümüş sırt, bölgesini ve ailesini tüm tehlikelere karşı cesurca koruyan, iri bir insandan 3 kat daha büyük ve kuvvetli bir lider.

Üzerimize hamle yaptıktan sonra homurtularının şiddeti yavaş yavaş azalıyor ancak hala ayakta ve bizi izliyor. Oturduğumuz yerde kafamız önde, göz temasını kesmiş bir şekilde Charles’ın rahatlamasını bekliyoruz. Fotoğraf çektiğim için saldırı anında en önde kalıyorum ve 2 metre solumdaki gümüş sırtın kokusunu alıp adeta nefesini yüzümde hissediyorum. Bir ara kafamı kaldırıp baktığımda gördüğüm tek şey gümüş sırtın her biri bacağım kalınlığında simsiyah tüylü kolları oluyor.

Umubano ailesi lideri Charles // Canon 5d Mk II + Canon 70-200 mm f2.8 IS

Yaklaşık 4 dakika oturduğumuz yerde çakılı kaldıktan sonra gümüş sırtın ses tonu değişiyor ve rehberimiz, Charles’ın sakinleştiğini, ailesine “sorun yok” sinyalini verdiğini ve oturduğumuz yerden ayağa kalkmadan fotoğraf çekmeye devam edebileceğimizi söylüyor. Olduğum yerde gümüş sırtlı deve doğru dönerek 1-2 kare fotoğrafını çekiyorum. O anda makinemde geniş açılı lensim takılı olmadığı için hayıflanırken Charles ağır adımlarla üstümüze geliyor, bana ve hemen sağımda duran rehberimize sürtünerek yanımızdan geçip tam arkamıza oturuyor. Rehberimiz yavaş adımlarla ve ayağa kalkmadan uzaklaşmamız gerektiğini söylediğinde, kalbim dışarıdan duyulacak kadar hızlı ve şiddetli çarpıyor. Ekibimizin diğer üyeleriyle birlikte rehberin gösterdiği yere geçince artık ayağa kalkabileceğimiz söyleniyor ancak yaşadığımız heyecan dolu dakikaların ardından titreyen bacaklarımızın üstünde ayağa kalkmamız biraz vakit alıyor.

Dağ gorili // Canon 40D + Canon 400 mm f5.6

Bir gün gibi geçen bir saatin ardından gorillerin yanından ayrılmamız ve dağdan inişe geçmemiz gerektiği bilgisi geliyor rehberimizden. Son bir kez göz göze geldikten sonra Umubano ailesini kendi halinde bırakıp, hayatımız boyunca unutmayacağımız anılarla dönüş yoluna koyuluyoruz. Eşyalarımızı bıraktığımız noktaya geri dönerek taşıyıcılarımızla buluşuyoruz ve ilk iş olarak kana kana su içiyoruz.

Rehberimiz herkes hazır olduktan sonra yürüyüşe başlıyor. Yaklaşık 2 saat süren yürüyüş daha kısa olmasına rağmen en az tırmanış kadar zor geçiyor. Çamurlu zeminde yokuş aşağı inerken kaymamak için yürüyüş sopalarımıza, ağaç dallarına ve yoğun bitki örtüsüne sıkı sıkı tutunuyoruz. Tırmanışın aksine inişte kimsenin ağzını bıçak açmıyor. Zaman zaman arkama dönüp bakıyorum ve herkesin ağzı kulaklarında, az önce yaşadıklarımızı düşünüyor. Çok az insanın görme şansı yakaladığı bu muhteşem yaratıkları görmüş olmakla kalmayıp oldukça heyecan verici anlara tanıklık etmenin mutluluğunu yaşıyoruz.

Ruanda: Bin tepeler diyarı (Land of a thousand hills) // Canon 5d MkII + Canon 24-105 mm f4.0

7 saat önce yürüyüşe başladığımız Milli Park girişine geldiğimizde araçlarımızı bizi beklerken buluyoruz. Şoförümüz tırmanışın nasıl geçtiğini sorduğunda dönüp az önce tırmandığımız dağa ve içinden çıktığımız yağmur ormanına son bir kez bakıyorum. Dağ gorilleriyle ilk defa göz göze geldiğimde hissettiklerimi kolay kolay açıklayamayacağım için “Çok iyi geçti, harika bir deneyimdi.” diye cevap veriyorum. Kalbimin ve aklımın bir kısmının burada kalacağını, ilk fırsatta mutlaka bu muhteşem coğrafyaya tekrar geleceğimi henüz sadece ben biliyorum...

Köklerle göz göze... // Canon 5d Mk II + Canon 70-200 mm f2.8 IS



2 Aralık 2012 Pazar

Makedonya'nın "incisi" Ohrid


Makedonya'nın güneyinde yer alan Ohrid Gölü uzun süredir ziyaret edilecek yerler listemdeydi. Hazır arabayla Yunanistan turu yapıyorken burayı da aradan çıkartmak istedim ve Selanik'ten sonraki durağımı Ohrid olarak belirledim. Selanik dışına çıktıktan sonra uzun süre otobandan devam eden yolda önce Kozani, daha sonra Florini tabelaları takip edilerek Makedonya'ya doğru gidiliyor. Florini'den itibaren zaten Bitola (Türkçesiyle "Manastır") ve FYROM (Former Yugoslav Republic of Macedonia - Eski Yugoslav Makedonya Cumhuriyeti) tabelaları sıklıkla görülüyor.

Gümrük geçişinde Yunanistan tarafı tamamen yenilenmiş ancak bunu anlamak biraz zaman alıyor. Girişinde "gümrük" tabelalarının olduğu, ancak tamamen terk edilmiş, kovboy filmlerindeki vahşi batı kasabalarını andıran bir yerleşke çıkıyor karşıma. Biraz ilerleyip ufuktaki Yunan bayraklarını görünce durumu anlıyorum ama burayı görüp geri dönen oluyorsa da hiç şaşırmam. Modern ve yeni binaların olduğu yeni gümrükte pasaportum dışında hiç bir evraka bakılmadan, hiç bir soru sorulmadan çıkış işlemleri yapılıyor. Makedon gümrüğüne geldiğim anda ise terk edilmiş Yunan gümrüğünün aynısı, fakat terk edilmemişiyle karşılaşıyorum. Eski ve yıpranmış binalar, ama güler yüzlü ve Türkçe bilen görevliler... Plakayı, sigorta evraklarını ve pasaportları kontrol ederken bize "komşu" diye hitap ederek Makedonya'da ne yapacağımızı, ne kadar kalacağımızı, Türkiye'de nerede oturduğumuzu soruyor ve kısa bir sohbetin ardından giriş işlemlerini tamamlayarak evrakları geri veriyor.


Makedon kedisi :) // Canon 5d Mk II + Canon 24-105 mm f4.0

Makedonya tarafına geçtiğim anda binalarda, çevrede dramatik bir değişime tanık oluyorum. Eski ve bakımsız binalar, daha düzensiz yerleşimler, yol kenarındaki çöpler dikkati çekiyor. Yunanistan'dan çıkarken çiselemekte olan yağmur, Bitola'ya (Mansatır) girişimle birlikte hızlanıyor. Manastır herhalde herkesin adını tarih derslerinden hatırladığı bir yerdir. 1395 yılında Osmanlı hakimiyetine girmiş olan Manastır'da Rumeli Eyaleti'ne bağlı Ohrid Sancakbeyliği kurulmuş. Uzun süre Türklerin ağırlıkta olduğu bölgenin asıl halkı Slav kökenli. Şehrin çok içine girmeyip etrafından dolaşıyorum ancak Evliya Çelebi, seyahatnamesinde burası için "En güzel Rum ili" dediğine göre şehir (en azından o dönemde) oldukça güzel olmalı.

Bitola'yı arkamda bıraktıktan sonra bir süre ufak köylerin, büyük elma bahçelerinin içinden geçiyorum ve muhteşem sonbahar manzaraları eşliğinde Ohrid'e doğru yol alıyorum. Bitola Ohrid arası sadece 45 km ancak yol çok virajlı, kimi zaman oldukça yokuşlu ve dar. Dolayısıyla yavaş ilerleniyor ve 1.5 saat civarında sürüyor. Zaten bu kadar güzel manzaraların yanından geçerken hızlı gidip keyfini çıkartmamak doğru olmaz.


Saint Naum heykeli // Samsung Galaxy S2

Hakkında çok şey okuduğum, onlarca fotoğrafını gördüğüm Ohrid'e vardığımı hem Kiril hem Latin harfleriyle yazılmış kocaman "OHRID" tabelası sayesinde fark ediyorum. Tabeladan sonra yaklaşık 10 km gitmiş olmama rağmen hala binaların, işyerlerinin, bankaların olduğu, eski doğu bloku ülkelerini andıran bir şehir Ohrid. Orta Çağ'daki halinde kalmış, UNESCO Dünya Mirası Alanı olan eski şehir bu yollardan geçerken bir türlü gözümde canlanmıyor. Bir süre daha gittikten sonra önce tepede kaleyi, daha sonra da tam karşımda gölü görünce biraz rahatlıyorum. Eski şehrin içinde konaklayacağım mekanın sahibi Bay Jovan ile buluşma noktama varıyorum, onu da alarak benim hayatta bulamayacağım ara yollardan geçerek Villa Jovan'a geliyorum. Aracımı yüzlerce yıl önce sadece at arabalarının geçtiği iri taşlı yola park ettikten sonra geleneksel bir Ohrid evi olan, 6 odalı Villa Jovan'a yerleşiyorum.


Ohrid manzarası // Canon 5d MkII + Canon 24-105 mm f4.0


Villa Jovan, içi tamamen ahşap, dışı ise ahşap - taş karışık, tipik bir Ohrid evi. Odalar küçük ama son derece yeterli, ısıtma ve soğutma için kliması, televizyonu, 24 saat sıcak suyu var. Ev sahiplerine de değinmeden edemeyeceğim. Gerek Bay Jovan, gerekse eşi konaklamamız boyunca çok ilgilendiler. Özellikle Bayan Jovan memnun edebilmek için parçalandı diyebilirim. Her sabah inanılmaz bir kahvaltı sofrasına uyanıp, kendi pişirdiği birbirinden lezzetli kekleri, börekleri, yine kendi yaptığı reçelleri afiyetle yedik. Sanki bir otelde değil de, evlerinde misafirmiş gibi ağırlandık. 

Ekim ayının sonu olmasına rağmen hava yaz günlerini aratmıyor. Haftalık hava raporu yağmur geldiğini bildirdiği için ilk iş olarak göl turu yapıyorum. Ohrid'in ufak limanında hem büyük gruplar için, hem de 2-3 kişi için gezi tekneleri mevcut. Grup turlarının bazılarının akşamüstü, bazılarının da yarın kalkacağını öğrenince hemen 20 Euro'ya 1.5 saat için bir tekne kiralıyorum.


Saint John Kilisesi // Canon 5d MkII + Canon 24-105 mm f4.0


Ohrid Gölü'ne açıldığım zaman ilk dikkatimi çeken şey ucu bucağının olmayışı: yüzölçümü 358 km2, havzası 2600 km2. Zaten yerel halk buraya "Ohrid Denizi" diyor. En derin yeri 288 metre olan göl, dünyanın en derin gölleri olan Baykal ve Tanganyika Gölleri gibi inanılmaz bir endemik (oraya has) canlı ve bitki çeşitliliğine sahip. Gölde çıplak gözle ve her yerde görülebilen kuşlar ise küçük karabatak, küçük batağan, kuğu, sakarmeke, yalıçapkını ve karabaş martı. Tekne ile gezerken suya baktığımda hemen hemen her yerde dibi görebiliyorum. Ohrid Gölü'nün suyu gerçekten çok berrak.


Kuğu ve Ohrid // Canon 5d MkII + Canon 24-105 mm f4.0

Gölde gezerken eski şehri çevreleyen surlar, kiliseler ve tarihi evler oldukça güzel görünüyor. Limanın bulunduğu koyun doğu yakasındaki tepede ise büyük bir malikane bulunuyor. Burası zamanında Tito'nun malikanesiymiş ve şu anda devlet misafirhanesi olarak kullanılıyormuş.

Gelelim eski şehire... Ohrid arkeolojik bulgular işaret ettiği üzere Avrupa'nın en eski yerleşimlerinden biri. Ancak bugün gördüğümüz haliyle şehir 7. ve 19. yüzyıllar arasında inşa edilmiş. Bizans zamanında şehir o kadar büyük önem kazanmış ki, Ortodoks Hristiyanlığın önemli bir merkezi haline gelmiş. Evliya Çelebi seyahatnamesinde burada her gün için bir tane, yani 365 tane şapel olduğundan bahsediyor. Şu anda bu kadar yüksek miktarda olmasa da yine çok sayıda kilise mevcut. Bu kiliselerden en önemli ve eskilerinden bir tanesi de Sveti Sofia (Sveti = Saint = Aziz). Denize bakan tepede inşa edilmiş olan büyük kilisede 9, 10 ve 11. yüzyıllarda yapılmış harika freskler mevcut. Bunlar dünyanın o döneme ait en iyi korunmuş freskleri. Ohrid Osmanlı hakimiyetine girdiği zaman bu kilise camiye çevrilmiş ancak çok büyük değişiklik yapılmadığı için daha sonra eski haline çevirmeleri kolay olmuş. Eski şehrin tamamını yürüyerek gezmek gerekiyor. Hem her yol araba trafiğine açık değil hem de şehrin eski binalarını, taş yollarını özümseyebilmek için tadını çıkartarak yürümek gerekiyor. 


Eski şehrin taş yolları // Samsung Galaxy S2


Ohrid'de yemek ve alışveriş için bir çok seçenek mevcut. Göl kıyısında kafeler ve restoranlar, eski çarşının içinde bir çoğu Türkçe tabelalı "köfteci", "tavuk çevirme", "çay evi" gibi bir şeyler yiyip dinlenilebilecek mekanlar, buraya özgü sedef ve inci ağırlıklı takılar satan dükkanlar eski pazar civarında görülebilir. Ohrid'in sedef ve incilerinin çok kaliteli ve uygun fiyatlı olduğu söyleniyor. İnci satan bir çok dükkanda Türkçe konuşuluyor. 

Ohrid'de kaldığım 3 gün boyunca bir çok restoranda yemek yedim; kaliteleri makul olsa da hiç biri kayda değer değildi. Ancak belirtmem gerekir ki göl kıyısındaki bir restoranda pek dokunmadığımız bir yemeği niye yemediğimizi sorduklarında "beğenmedik" dememiz üzerine sorgusuz sualsiz masadan kaldırıp hesaba da eklememeleri büyük bir jestti.


Saint Sofia Kilisesi // Samsung Galaxy S2

Ohrid'in güneydoğusunda göl kıyısını takip ederek ulaşılabilecek Sveti Naum'da (Arnavutluk sınırı) bir manastır mevcut. Ohrid'e 35 km mesafedeki bu manastırı ve özellikle de buraya giden yolu şiddetle tavsiye ederim; muhteşem.

Ohrid'den ayrılırken bastıran sağanak yağmur ile birlikte son durak olan Kastoria (Yunanistan) Gölü'ne doğru yola çıkıyorum. Otelden ayrılırken Bayan Jovan neredeyse arkamızdan su dökecek; valizlere yardım edip sarılarak uğurluyor.


Ohrid'de bir ev kapısı // Samsung Galaxy S2

Yunanistan gümrüğüne kadar geldiğim yolu takip ederek gümrükten 5 dakikada geçtikten sonra Yunanlıların dahi pek kullanmadığı dağ yollarını tercih edip Kastoria Gölü'ne yola çıkıyorum. Dağ yolları yolculuğumu tam 2 saat uzatıyor ama manzaraları gördükten sonra 5 saat uzatacak olsa da yine bu yolları tercih ederdim...

Sonraki yazı: Kastoria Gölü, Alexandroupoli ve Türkiye'ye dönüş...